Çağdaş sanatın özgün isimlerinden Yonca Karakaş’ın yeni kişisel sergisi Back Contamination (Dönüş Kontaminasyonu), G-art Gallery’de 12 Mayıs–27 Haziran tarihleri arasında sürerken, 10 Temmuz 2026’ya uzatıldı.

Back Contamination (2026)
Fotoğraf, video ve yerleştirmelerden oluşan sergi, insanlığın geleceğine ilişkin felaket senaryolarını yeniden düşünmeye davet ederken, yok oluş fikrini alışıldık distopik imgelere başvurmadan beden, hafıza ve algı arasındaki kırılgan ilişkiler üzerinden ele alıyor. Karakaş, insan zihninin evrimsel olarak geliştirdiği tehdit odaklı algıyı çıkış noktası alarak, medya ve kolektif hafızada sürekli yeniden üretilen savaş, çevresel yıkım ve kıyamet anlatılarının düşünme biçimlerimizi nasıl şekillendirdiğini sorguluyor. Sergi, geleceğe dair öngörülerin çoğu zaman geçmişten devralınan felaket imgeleriyle sınırlandığını hatırlatırken, görünmeyen ve yeterince temsil edilmeyen risk biçimlerine dikkat çekiyor. Bu çerçevede Yonca Karakaş’ın G-art Gallery’deki Back Contamination sergisi, felaketi doğrudan göstermek yerine; felaket ediminin sonrasına ait imgeleri metamorfoza uğratıyor. Karakaş’ın sergide yer alan çalışmaları savaşların, çevresel yıkımların ve distopik manzaraların ötesine uzanarak steril, neredeyse klinik bir sahne düzeniyle izleyiciyi baş başa bırakıyor. Bu tercih, felaketi dış dünyada gerçekleşen olağanüstü bir olay olmaktan çıkarıp bedenin, algının ve kurgusal mekânın içine yerleştiriyor.
Karakaş’ın kompozisyonlarında ilk dikkat çeken unsur, mutasyona uğramış bedenlerin donuk görüntüleridir. Bu görüntülerde insan figürleri ile fareler arasındaki sınırlar belirsizleşirken kulaklar, burunlar, deri ve yüzeyler alışıldık anatomik bütünlüğünü kaybeder. Ancak bu deformasyon grotesk bir korku üretmek için değil, serginin temel dili olarak kullanılır. Beden, felaketin mağduru olmayı aşarak ona uyum sağlayan bir yeniden şekillenmenin göstergesine dönüşür. Sergi bu noktada herhangi bir yıkımın yarattığı tahribatı göstermez. Çünkü yıkım çoktan gerçekleşmiş, geriye yalnızca onun bıraktığı biyolojik ve estetik izler kalmıştır. Herhangi bir enkaz izine rastlanmaz. Buna karşın bedenlerin biçiminde, teninde ve jestlerinde geri döndürülemez bir değişimin bariz biçimde görüldüğü bir durum ortaya çıkar.

Back Contamination (2026)
Karakaş’ın pratiğinin ayırt edici yönlerinden biri, dış dünyaya ilişkin anlatıyı bilinçli biçimde geri çekme durumudur. Karakaş, izleyiciyi savaş alanlarına, harabelere ya da ekolojik yıkımın ardışık panellerine yönlendirmez. Bunun yerine mekânı, nesneleri ve insan bedenini teatral bir dekor olarak yeniden kurar. Böylelikle izleyici felakete doğrudan maruz kalmaz; felaketten sonra var olmaya devam eden sahnenin içine girer. Sergi, temsil ettiği olaylardan çok temsil etmediği boşluklar üzerinden işler. Bu atmosferin merkezinde yer alan CHECKPOINT enstalasyonu bu dönüşümün bir parçası olarak, sergi alanının en dikkat çekici yerinde durur. Sınır güvenliğini ve geçiş denetimini çağrıştıran bu tür mimari öğeler, Karakaş’ın işlerinde farklı bir anlam kazanır. Burada kontrol edilen şey bedenlerin dolaşımı değil; insan ile hayvan, doğal ile yapay, içerisi ile dışarısı arasındaki sınırların dönüşümleridir. Çocuklar, yetişkinler ve hayvanlar; şiddet, zaman ve mekân bağlamlarından arındırılarak dilin, pratiklerin ve bütün söylemsel ilişkilerin dışına yerleştirilir. Bu nedenle sahnede bulunan her unsur, yalnızca nesnel gerçekliğin bir tezahürü olarak görünür. Sahne tasarısı ise bu nesnelliğin kurulduğu temel uzamı oluşturur; ancak bu sınırlar eş zamanlı olarak çoktan çözülmüş bir şekilde durur. Kontrol noktası artık geçişi düzenleyen bir mekanizma olarak anlamını yitirmiş bir dekor hissi yaratır.
Steril renk paleti, kusursuz yüzeyler ve kontrollü kompozisyonlar bu etkiyi güçlendirir. Görüntüler ilk bakışta sakin ve düzenli görünmelerine rağmen, bu düzen hâlâ biyolojik ve ontolojik bir bozulmayı gizlemeyi sürdürür. Tam da bu nedenle Back Contamination, felaket estetiğinin alışıldık görsel repertuarından uzaklaşarak daha rahatsız edici bir öneride bulunur: İnsanlık belki de büyük bir patlamayla değil, fark edilmesi güç dönüşümlerle sona yaklaşmaktadır. Bu yaklaşım, T. S. Eliot’ın The Hollow Men şiirindeki ünlü dizeleri hatırlatır: “This is the way the world ends / Not with a bang but a whimper” (İşte dünya böyle son bulur / Bir patlamayla değil, bir iniltiyle).

Back Contamination (2026) Sergi Salonundan
Karakaş’ın sergisinde de felaket gürültülü hareket etmez. Sessizce ilerler; bedenlerde, yüzeylerde ve mekânın steril düzeninde kendini hissettirir. Felaket burada bir olay değil, yavaş işleyen bir kontaminasyon sürecidir. İzleyiciyi sarsan şey tam da budur: Dünyanın sonu henüz gelmemiş olabilir; ancak bedenler, mekanlar ve imgeler bu sona çoktan uyum sağlamaya başlamış durumdadır. Karakaş’ın sergideki en dikkat çekici işlerinden CHECKPOINT isimli çalışması, yerleştirme ve fotoğraf olarak çoklu bir düzlemde ortaya konulmuştur. Bu çalışmanın fotoğraf versiyonuna bakıldığında, ilk karşılaşma anında sunduğu şey, herhangi bir okumaya doğrudan yönlendirmemesidir. Çalışma, güçlü bir estetik görünüş içinde düzenlenmiş bir yapıya sahiptir. İzleyici ilk olarak kırmızı bir kontrol bankosu, CHECKPOINT yazısı, yetişkin bir figür, bir çocuk ve beyaz farelerle karşılaşır. Ancak bu unsurların hiçbiri hangi coğrafyaya, hangi zamana veya hangi olaya ait olduklarını açıklamaz. Böylece sahne, tarihsel ve toplumsal göndergelerinden arındırılmış bir görünüş alanı olarak kurulur.
Bu noktada, çalışmanın kendisiyle ilk karşılaşma anı, görünüşün apaçık derinliği olarak belirir. Görünüş, burada bütün estetik unsurları dengeli bir şekilde görüye sunar. Işık, yansıma, renk, oran orantı, anatomi ve perspektif gibi kompozisyonu oluşturan tüm estetik öğeler, yerleşimin genel hatlarını belirler. Yetişkin, çocuk ve hayvan arasındaki kurgu ve yaratılan imge yerleşiminin özgünlüğünü vurgular. Bu vurgu, aynı görsel düzlem üzerinde neredeyse bir vitrin düzeni mantığıyla yerleştirilmiştir. Figürlerin yüz ifadeleri donuktur ve bedenleri hareketten yoksundur. Perspektif derinlik üretmek yerine yüzeyin etkisini güçlendirir. Kırmızı banko ve arka plandaki yalın yüzey, tüm figürleri bir pano önünde duruyormuş gibi iki boyutlu bir düzleme sıkıştırır. İzleyici burada henüz bir hikâye okumaz. Sadece nesnelerin ve bedenlerin biçimsel düzeniyle karşılaşır. Bu nedenle ilk karşılaşma estetik bir deneyimden çok, açıklanamayan bir tedirginlik üretir. Bu aşamada fotoğraf varlıksal, fenomenolojik ve epistemik düzeylerde çeşitli fragmanlar sunar. Çocuk, kontrol noktası, fareler ve görevli, dünyaya ait parçalar olarak görünse bile bunların hangi zamansallığa veya mekansallığa ait oldukları belirsizdir. Görünen şeyler dünyayı temsil etmekten çok, dünyadan koparılmış nesnel görünüşler olarak var olurlar. Dil, anlatı ve söylem henüz devreye girmediği için izleyici yalnızca fenomenlerin çıplak görünüşüyle karşı karşıyadır. İlk karşılaşma süreci uzadıkça, izleyici bu görünüşler arasında ilişki kurmaya başlar. Bu noktada CHECKPOINT yazısı yalnızca mimari bir unsur olmaktan çıkar; sınır, denetim, geçiş ve iktidar kavramlarını çağrıştırmaya başlar. Çocuğun öne yerleştirilmesi, yetişkin figürün arkasında konumlanması ve farelerin gündelik mekâna dağılmış biçimde bulunması, sahnenin sıradanlığını bozan ilişkiler üretir. Buna rağmen fotoğraf hâlâ kesin bir anlatıya dönüşmez. İzleyici sürekli olarak anlam kurmaya, imgeler arasında dolanmaya, katmanları açmaya ve bağlamları rasyonel bir zemine çekmeye çalışır; ancak görüntü bu geçiş izleğinin maddi anlamını erteler. Böylece fenomenler arasındaki ipuçları ve bağlam geçişleri bu ertelemeyle açığa çıkar; fakat sahne belirli bir olaya henüz indirgenmez. İzleme süresi biraz daha uzayınca algı, epistemik bir düzeyde açılır ve kompozisyon hakkında çoklu anlam okumaları üretir. İlk okuma, kontrol noktası artık yalnızca fiziksel bir mekân değildir. Foucaultcu anlamda biyo-politik denetimin, sınır rejimlerinin, saflık-kirlilik ayrımının ve güvenlik söylemlerinin alegorik bir göstergesine dönüşür. Serginin adı olan BackContamination bu okumayı güçlendirir. Kontaminasyon artık içinde sıkıştığı biyolojik sınırı aşarak toplumsal korkuların, sınır politikalarının ve ötekileştirmenin dolaşıma girdiği epistemik bir alan halinde genişler. Çocuk ile fare arasında kurulan görsel yakınlık, masumiyet ile tehdit, insan ile deney nesnesi, korunma ile dışlama arasındaki sınırların ne kadar kırılgan olduğunu düşündürür. Bu kırılganlık aynı zamanda ikinci bir okumaya da alan açar. İnsan, hayvan ve bürokratik dünya arasındaki temsil hiyerarşilerini yerinden edilir. Türler, nesneler ve kurumsal yapılar aynı estetik düzlemde karşılaşmaya başlar. Böylece sergi, insan-merkezci bakışın kurduğu ayrıcalıklı konumu zayıflatarak, yaşamın farklı biçimlerini ortak bir varoluş alanı içinde düşünmeye davet eder. Kontrol mekanizmasının merkezde olduğu bir sahnede bile tahakküm ilişkilerinden çok, birlikte var olmanın imkânı görünür hale gelir. Dolayısıyla sınır politikalarının eleştirisi zayıflar. İnsan ile insan olmayan arasındaki yerleşik ayrımların çözündüğü, eşitlikçi ve müşterek bir dünyanın olağan akışına yönelir.

Back Contamination (2026)
Bu nedenle çalışma politik gücü doğrudan temsilden almaz, tam da temsilin devre dışı olmasından doğar. Çalışma belirli bir savaşı, belirli bir ülkeyi veya belirli bir tarihsel olayı göstermez. Bunun yerine izleyiciyi bağlamsızlaştırılmış fenomenlerin karşısında bırakarak, anlam üretme sürecine sevk eder. Sanatçı epistemik bilgiyi ilk bakışta vermez; izleyicinin bu bilgiyi fenomenolojik deneyim aracılığıyla, sanat formları üzerinden, zaman içinde inşa etmesine imkân tanıyan zemini oluşturur. Eğer bilgi birinci sahnede verilseydi, formel (yüzeysel) bir bilgi olurdu. Bu da anlamı baştan sabitleyerek sahneler arası geçişin akışını ve formun çoklu okumasını kapatırdı. Burada imgenin sanatçı tarafından yaratımı ve özerk bir forma dönüşmesi söz konusudur. Karakaş’ın kompozisyonları, birinci sahnede estetik bir yeterliliğin doygunluğunu görme biçimine takdim eder; ikinci sahnede bu doygunluk deneyime yedirilir; üçüncü sahnede ise deneyim, gerekçelendirilmiş bir algı tasarısı olarak düşünce edimine dönüşür.
Sonuç olarak Back Contamination, felaketi bir temsil nesnesi olarak biçimlendirmez, onu görünmez bir şekilde işleyen bir dönüşüm süreci olarak ele alır. Sergi, izleyiciyi kesin anlamlara ulaştırmak yerine anlamın kendisini arayan bir deneyim alanı kurar. Beden, mekân ve algı arasındaki sınırların çözülmeye başladığı bu alan, felaketin artık dışsal bir olay değil, içkin ve süreklilik gösteren bir durum olduğunu görünürün dünyasına açar. Bu görünür dünya G-art Gallery’de 10 Temmuz 2026 tarihine kadar sergilenmeye devam edecek.

Yonca Karakaş (1982 Diyarbakır.)
Bireyin kimlik, aidiyet ve özgürlük kavramlarını sosyal, kültürel ve ideolojik yapılar içinde nasıl inşa ettiğini sorgulayan bir fotoğraf sanatçısıdır. Çalışmaları; felsefe, tarih, din, psikoloji ve dili bir araya getirerek, bilgi, iktidar ve inanç sistemlerinin bireysel ve kolektif bilinç üzerindeki etkilerini fotoğraf aracılığıyla inceler.
2012 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Fotoğraf ve Video Bölümü’nden mezun olan Karakaş, Akbank Sanat ve İstanbul Modern gibi önemli kurumlarda sergilerde yer almış; uluslararası düzeyde Guy Hepner ile çalışmaları sergilenmiştir. Eserleri, İspanya’da düzenlenen PhotoEspaña kapsamında ve Madrid’de gerçekleştirilen UVNT Art Fair’de izleyiciyle buluşmuştur. Sanatçının ilk kişisel sergisi 2017 yılında Pg Art Gallery’de gerçekleşmiştir. 2024 yılında İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne kabul edilen Karakaş, akademik çalışmalarını sürdürmektedir.
Kavramsal olarak Karakaş’ın üretimi, John Locke’un tabula rasa kuramından hareketle zihnin dış dünyadan gelen etkilerle şekillendiği fikrini yeniden ele alır. Bilginin yalnızca özgürleştirici bir unsur olmadığını, aynı zamanda bireyin düşünsel ve duygusal alanını sınırlandıran dogmatik yapılara dönüşebileceğini sorgular. Bu bağlamda sanatçı, fotoğraf aracılığıyla koşullanma ile özgürlük arasındaki gerilimi; kimliğin kırılgan sınırlarını ve aidiyet ihtiyacını görünür kılar.
Karakaş’ın görsel dili, sembolik anlatım yoluyla inşa edilen alternatif ve çoğu zaman tekinsiz evrenlerden oluşur. Fotoğrafik gerçekçilikten bilinçli bir biçimde uzaklaşarak, izleyiciyi alışıldık gerçeklik algısının ötesine, çok katmanlı farkındalık düzeylerine yönlendirir. Bu kurgusal dünyalar, bireyin içinde bulunduğu varlık sahası içerisindek rollerini, Martin Heidegger’in Verfallenheit (düşmüşlük) kavramı üzerinden yeniden düşünmeye davet eder; gündelikliğin, alışkanlıkların ve yerleşik anlamların içinde eriyen varoluşun nasıl biçimlendiğini sorgular.
Fotoğrafı deneysel ve disiplinlerarası bir süreç olarak ele alan Karakaş, dijital manipülasyon ve montaj tekniklerini yoğun biçimde kullanır. İnsan, hayvan ve bitkisel formları aynı kompozisyon içinde bir araya getirerek, evrimsel süreçleri, biyopolitik ilişkileri ve biyolojik hiyerarşileri sorgulayan hibrit yapılar oluşturur.
Üretimin her aşamasında aktif rol alan sanatçı; çekim mekânının tasarımından stil, nesne üretimi ve sahne düzenine kadar süreci doğrudan yönlendirir. Çekim sonrasında dijital müdahalelerle geliştirilen imgelerde renk ve semboller, çok katmanlı anlamlar üretmede belirleyici bir rol oynar. Ortaya çıkan çalışmalar, izleyiciye yalnızca görsel bir deneyim değil, aynı zamanda dil, iktidar ve çağdaş varoluş üzerine düşünsel bir alan sunar.

info@firezz.com
Yorumlar (0)