Mitler, insanlığın kolektif hafızasının karanlık katmanlarından devranılan anlatılar olarak, yalnızca geçmişi yansıtmaz. Toplumsal cinsiyet, iktidar ve temsil biçimlerini kuşaklar boyunca yeniden üretirler. Bu nedenle arketipik öğeler olarak geçmişi yansıttıkları kadar bugünün iktidar ilişkilerini ve geleceğe ilişkin toplumsal tahayyülleri de biçimlendirirler. Dolayısıyla mitler, toplumsal normların, cinsiyet rejimlerinin ve iktidar ilişkilerinin yeniden üretildiği dinamik kültürel alanlar olarak okunmalıdır. Zihnimizin derinliklerinde gizlenmiş yarı canlı varlıklar gibi, her çağda farklı biçimlerde karşımıza çıkarlar. Medusa ve Şahmeran mitleri, kadın bedeninin denetimi, cezalandırılması ve araçsallaştırılması üzerinden işleyen ataerkil temsil rejimlerini tartışmak için güçlü iki mitolojik figür sunar. Bu makale, söz konusu figürleri feminist sanat eleştirisi perspektifinden yeniden değerlendirerek, bu figürlerin güncel sanatta şifa söylemi üzerinden yeniden dolaşıma sokulmasının politik sonuçlarını tartışmaktadır.
Medusa’nın yılan saçları ve Şahmeran’ın yarı kadın-yarı yılan bedeni, mitolojik anlatılarda kadın bedenini insan ile insan-dışı arasındaki sınırda konumlandıran iki güçlü imgedir. Oysa bu iki figür, ataerkil iktidarın beden politikaları aracılığıyla kadın bedenini denetleyen, cezalandıran ve anlamlandıran temsil biçimlerinin alegorik ifadeleridir. Bugün dekoratif imgeler olarak dolaşıma giren Medusa ve Şahmeran, estetikleştirilmiş yüzeylerinin ardında bastırılmış bir tarihsel şiddeti ve görünmez kılınmış bir cinayet anlatısını taşımayı sürdürür. Buna karşılık, çağdaş feminist okumalar bu figürlerin insan ile insan-dışı arasında konumlanan bedenlerini bir eksiklik olarak değil, yerleşik temsil rejimlerini sorgulayan politik bir imkan olarak değerlendirir. Bu yaklaşım, Medusa ve Şahmeran’ı çağdaş sanatta giderek yaygınlaşan şifa söyleminin ötesinde, tarihsel şiddet ve direniş bağlamında yeniden değerlendirmeyi mümkün kılar. Dolayısıyla bu figürler geçmişin donmuş mirası olmaktan çok, toplumların dönüşüm potansiyellerini açığa çıkaran dinamik anlatılar olarak okunmalıdır. Medusa ve Şahmeran’ın kanatılmış mitolojileri, yalnızca ataerkil şiddetin tarihsel sürekliliğini görünür kılmaz; aynı zamanda bu şiddeti görünür kılan ve yerleşik temsil biçimlerini sorgulamaya açan eleştirel imkanlar sunar.

Sağlık Sıhhat Kapısı, Karışık Teknik (2024) 265x485x30
Ahmet Güneştekin’in İki Yakanın Şifacıları ile Sağlık, Sıhhat Kapısı adlı yapıtları, Medusa ve Şahmeran’ı ortak bir şifa söylemi içinde bir araya getirerek bu iki figür arasında kavramsal bir ilişki kurar. Ancak bu yaklaşım, mitolojik karakterlerin ortaya çıktığı farklı tarihsel ve politik bağlamları görünür kılmak yerine, onları uzlaştırıcı ve evrenselleştirici bir temsil içinde yeniden dolaşıma sokar. Böylece Medusa ile Şahmeran’ın taşıdığı tarihsel şiddet deneyimi ve direniş potansiyeli geri plana çekilir; ataerkil temsil rejiminin ürettiği anlamlar ise yeniden üretilir. Bu nedenle bu çalışma, Güneştekin’in yapıtlarını ayrıntılı biçimde çözümlemekten ziyade, onların açtığı tartışma zemininden hareketle Medusa ve Şahmeran figürlerinin feminist sanat pratiği açısından nasıl farklı biçimlerde yeniden düşünülebileceğini ele alacaktır. Bu makalenin önerdiği yaklaşım çözüm, mitolojik figürleri uzlaşmacı ve faydacı bir şifa söylemine indirgeyen temsillerde değil; onların bastırılmış tarihlerini, politik öznelliklerini ve dönüştürücü potansiyellerini görünür kılan eleştirel sanatsal yaklaşımlardadır.
Mitolojik Figürlerin Yeniden Okunması: Medusa ve Şahmeran
Medusa, Yunan mitolojisinde güzellikten dehşet verici bir yaratığa dönüşen, bakışlarıyla insanları taşa çeviren bir figürdür. Bu dönüşüm, mitte bir lanet olarak anlatılsa da modern yorumlarda kadın gücüne ve travmanın dönüştürücülüğüne dair bir metafor halini almıştır. Şahmeran ise Anadolu ve Mezopotamya mitlerinde bilgeliği ve şifayı temsil eden, yarı insan yarı yılan bir varlıktır. Yerin yedi kat dibinde yaşayan yılanların şahı aynı zamanda güzel bir kadındır. Cemşab’ın mağaraya gelişiyle başlayan hikâye ihanetle son bulur. Şahmeran erkekler tarafından öldürülür ve ölü bedeninin şifa verdiğine inanılır. Bu anlatıda şifa, zehir ve bilgelik bir aradadır. Yılan imgesi neredeyse tüm mitolojilerde zehir ve panzehirin birlikte var oluşunu simgeler. Yılan, toprakla ve yeraltı bilgeliğiyle ilişkilendirilir. Tıpkı tıbbın sembolü “Yılanlı Asa” gibi, Şahmeran da ölümle şifayı aynı bedende taşır. Medusa da ölümlü bir kadındır. Antik metinlerde, Medusa'nın kanından şifalı otların çıktığı; kafası kesildiğinde ise kanatlı at Pegasus ile dev Chrysasor’un doğduğu anlatılmaktadır. Medusa'nın yılanlarla dolu başı öldürücü bakışlara sahiptir. Perseus onu öldürüp, kesik başını Athena’nın kalkanına yerleştirir ve böylece düşmanlarını taşa çevirmek ve korkutmak için kullanır; yani onu bir tür güce dönüştürmüştür.

İki Yakanın Şifacıları, Karışık Teknik (2024) 220x480x30
Ahmet Güneştekin de bu iki karakteri birleştirerek trajedi ile şifanın iç içe geçtiği bir anlatı kurgulamış gibi görünür. Doğrusu Medusa'nın laneti ile Şahmeran'ın şifası, dönüşümün iki yüzünü temsil ediyor gibi görünse de her iki karakterin mağduriyet ve ölümle sonuçlanan bir gerçekliği vardır. Bu dönüşüm, aynı zamanda kadınların kendi öz iradeleriyle ortaya koydukları bir direniş ve yeniden doğuştur. Ölümün kendisi çoğu kültürde acı bir durum olarak karşılanır. Ancak her iki anlatıda da karşımıza çıkan, ihanetle birlikte üstü kapatılmış, olağanmış gibi gösterilen bir cinayettir. Şahmeran’ın bedeni parçalara ayrılarak iktidar sahibi (erkek) padişaha sunulur. Onu öldürenin, aynı zamanda bilge ve şifa dağıtan kişi olması ise büyük bir çelişkidir. Fakat yine de Şahmeran ölmeden önce bir tercih yaparak bilgeliğinden faydalanacak kişiyi seçmiş, başka bir deyişle son ana kadar direnmiştir. Şahmeran bilge ve iyilik dolu bir varlıktır. Kadın olarak yönettiği tebaasında sulh ve iyilik söz konusudur. Her iki karakter de doğanın gücüyle bağlantılı, tarih boyunca kadına yüklenen mistik ve korkutucu hikâyeleri taşımaktadır. Medusa yılan saçlarıyla, Şahmeran ise yılan bedeniyle anlatılarda yerini almıştır. Mitolojide kadın bedeni, doğurganlık ve yıkıcılık arasındaki gerilimi taşıdığı gibi yaşam ve ölümün, acı ve karanlığın bir arada oluşunu da yansıtır. Çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere geçişlerde, kadının erkekler tarafından ‘iyi kadın’ ve ‘kötü kadın’ olarak ayrıştırılması; anlatıların ve tapınmaların bu yönde şekillenmesi, toplumsal cinsiyet rollerinde ciddi eşitsizlikler doğurmuştur. Yılan, birçok mitolojik anlatıda ölümsüzlüğün ve bilgeliğin sembolü iken, geleneksel söylemde kadın ve yılan (Havva, Lilith) baştan çıkarıcı ve tehlikeli olarak addedilmiştir.
Mitolojik imgeler, kültürler arasında parçalanmış ve yeniden birleştirilmiş hikâyelerle karşımıza çıkabilmektedir. Medusa Batı, Şahmeran ise Doğu mitolojisinin bir figürüdür. Özellikle Anadolu topraklarında antik Yunan, Pers ve Mezopotamya mitlerinin iç içe geçmişliği kültürel bir zenginlik olarak karşımıza çıksa da toplumlara özgü farklılıkları silikleştirebilmektedir. Onu tek boyuta indirgemek, kültürel derinliği azalttığı gibi anlam ve sembolik karmaşayı da ortaya çıkarır. Şahmeran, Kürt ve Anadolu mitlerinde bilgeliğin ve adaletin sembolü olarak karşımıza çıkar; yalnızca bir şifacı değildir. Medusa ise bilge ya da şifalı değildir; o, lanetlenmiş bakışlarıyla taşa çevirendir. Medusa bereketi ya da ölümsüzlüğü simgelemez; o ölümlüdür. Birbirinden farklı hikayelere sahip olan bu iki figürü aynı anlatıda birleştirmek başlı başına bir sorunsaldır. Medusa’nın tecavüze uğraması, failin değil mağdurun cezalandırılması ve ardından başka bir erkek tarafından öldürülmesi, örf ve adetlerle meşrulaştırılmış bu durum, binlerce yıldır aktarılan eril zihniyetin ürünü olup ancak “şifa” olarak sunulabilmiştir.
Medusa, Batı’da feminist düşünce tarafından tecavüz kültürünün ve ataerkil şiddetin simgelerinden biri olarak yeniden yorumlanmıştır. Buna karşın son yıllarda öne çıkan kimi sanat pratikleri, Medusa’yı şifa ve bireysel dönüşüm metaforuna indirgerken bu politik arka planı romantikleştirme eğilimi göstermektedir. Benzer biçimde, kültürlerarası evrensellik iddiasıyla geliştirilen kimi yaklaşımlar da mitolojilerin tarihsel ve siyasal özgüllüklerini silikleştirerek kolay tüketilebilir estetik imgelere dönüştürmektedir. Sanat aracılığıyla meşrulaştırılan bu yüzeysel dolaşım ise yeterince sorgulanmamaktadır. Kadın sanatçıların Medusa’yı ele alış biçimleri ise bambaşka bir yönelim ortaya koyar. Özellikle 1970’lerden itibaren Medusa, erkek egemen anlatıların canavarlaştırdığı bir figür olmaktan çıkarılarak bastırılmış kadın öznelliğinin, direnişin ve dönüştürücü gücün simgelerinden biri hâline gelmiştir. Aynı tarihsel bağlam içinde üretilen Judy Chicago’nun The Dinner Party adlı yerleştirmesi Medusa’yı doğrudan konu edinmese de kadınların tarih boyunca kayıtlardan dışlanmasını görünür kılan güçlü bir feminist tarih yazımı önerir. Tarihin kıyısına itilen kadınları simgesel olarak aynı masada buluşturan eser, onları geçmişin edilgen figürleri olmaktan çıkarıp kültürün kurucu özneleri olarak yeniden konumlandırır. The Dinner Party, kadınların yalnızca tarihin nesneleri değil, anlam ve sembol üreten failler olduğunu ortaya koyar. Bu yönüyle eser, Medusa’nın feminist düşüncede kazandığı yeni anlamlarla ortak bir zeminde buluşur. Her ikisi de ataerkil temsil rejiminin ürettiği sessizlikleri görünür kılmayı, kadın deneyimini tarihsel hafızanın merkezine taşımayı ve yerleşik sembolik düzeni dönüştürmeyi amaçlar. Böylece Chicago’nun çalışması, Medusa’yı doğrudan yeniden yorumlamasa da, feminist sanatın temsil politikalarını dönüştüren en etkili müdahalelerden biri olarak değerlendirilebilir.

Judy Chicago, The Dinner Party (1974- 1979)
Judy Chicago’nun The Dinner Party çalışması da Şahmeran ve Medusa gibi toplumsal cinsiyet rollerinden azade değildir. Tam tersine, bu çalışma, sanat içinde arınmış ve apolitik bir biçimde değerlendirilemeyeceği gibi, Şahmeran ve Medusa da bu bağlamdan ayrı ele alınamaz. Her iki figürün de trajedilerini romantize etmek, gerçek yaşamda kadınların karşı karşıya kaldığı acıların ve ölümlerin meşrulaştırılması anlamına gelir. Sanat, ötekileştiren kimliği tersyüz ederek geleneksel anlatıyı yeniden üreten bir estetik anlayışı reddeder. Feminist sanat eleştirisi perspektifinden değerlendirildiğinde, eserin mitolojik imgeleri nasıl yeniden yorumladığını, kadın bedeninin temsiliyetini ve iktidar dinamiklerini nasıl sorguladığını incelemek gerekir. Medusa, mitolojik anlatıda erkek şiddetiyle (Poseidon’un tecavüzü ve Athena’nın cezası) “canavarlaştırılan” bir figürdür; ancak mağduriyeti çoğu kez dile getirilmez. Feminist sanat, onu mağduriyetten güce evrilen bir sembole dönüştürür. Luciano Garbati’nin Medusa heykeli, Yunan kahramanı Perseus’un kesik başını elinde tutan Medusa’yı, başını zaferle savururken tasvir eder. Bu yorumla birlikte Medusa, erkek şiddetinin yarattığı bir canavardan, o şiddete karşı duran güçlü bir kadına evrilir. Başını öne eğen değil, başını dik tutan bir figür olur. Artık bakışları öldürmez; hesap sorar. Garbati'nin yorumu, Medusa’nın hem sembolik hem politik anlamını dönüştürmektedir. Luciano Garbati’nin Perseus Başlı Medusa (2008) çalışmasında olduğu gibi, Şahmeran ve Medusa’nın şifacı figürler olarak ele alınması ve bu yönlerinin yalnızca şifacılık temasına indirgenmesi, politik sonuçları merkeze alan eleştirel bir perspektiften değerlendirildiğinde sorunludur. Çünkü her iki figürün de yalnızca şifa ile ilişkilendirilmesi, onların mitolojik hikayelerindeki mağduriyet ve şiddet boyutlarını görünmez kılma riskini taşır.

Luciano Garbati Perseus Başlı Medusa (2008)
Medusa, tecavüz sonrası cezalandırılan ve bedeni bir silaha dönüştürülen bir kurban iken, onun şifacı olarak temsil edilmesi trajik direnişinin görmezden gelinip estetize edilmesi anlamına gelir; bu durum kadınların tarih boyunca yaşadığı yok sayılmanın başka bir boyutunu göstermektedir. Şahmeran’ın öldürülüp bedeninin şifa dağıttığına dair mit de kadının yaşarken sahip olduğu her şeyin değersizleştirilmesi demektir. Çünkü bir erkeğin yaşamı ya da toplumun temel ihtiyaçları söz konusu olduğunda, “öteki” olarak görülen herhangi bir canlının yaşamının önemi kalmaz. Bu, eril yapının gücünü, şiddetini ve söylemini meşru görmesinden kaynaklanır. İktidar ve güç arzusu, karşısındaki her şeyi yok etme hakkını kendinde görmektedir. Böylece bu anlatılar, kadın bedeninin araçsallaştırılmasını meşrulaştıran bir alt metin taşır. Şifa yalnızca ölümden sonra mümkündür; ölü beden üzerinde bir tahakküm söz konusudur. Mahsum Çiçek’in de belirttiği gibi, “Medusa mitosu, iktidar olanın bireyi nasıl korkunç bir şekilde dönüştürdüğü ile ilgilidir. İktidarın ataerkil yönüne gönderme yapılırken heteronormatif yönü genellikle ihmal edilir.” Sanat aracılığıyla bu karakterleri şifacılıkla özdeşleştirmek, mitolojik şiddetin yarattığı politik ve cinsiyetçi tahakkümü normalleştirmek demektir. Bu yaklaşım, kadınların sanat tarihi içinde görmezden gelinmesine, seyirlik bir nesneye indirgenmesine ve kısır bir döngü içinde tekrar eden yazgılarının erkek eliyle sanat yoluyla meşruiyet kazanmasına yol açmaktadır.
Kadın Bedeninin Temsili ve Doğa–Kadın İkiliği
Doğa–Kadın ikiliği içerisinde kadın bedeninin “iyileştirici” olarak kabul edilmesi, tarihsel olarak kadınları kamusal alandan dışlayan bir bakış açısının ürünüdür. Medusa’nın yılanları ve Şahmeran’ın yarı yılan formu, doğa ile kadın arasında simbiyotik bir bağ kurar. Ancak bu bağ, kadınları biyolojik kaderlerine hapseden bir araçsallaştırmaya dönüşmektedir. Medusa’nın bakışının taşa çevirme gücü aslında bir savunma mekanizması iken, ‘şifa’ teması bu gücü apolitikleştirmektedir. Modernleşme ile birlikte değişen toplumsal koşullar, kadınların mücadelesi sayesinde sanatta kadının adını ve konumunu dönüştürmüştür. “İzleyen” ve “izlenen” kavramı sanat tarihinde olduğu gibi günlük yaşam pratiklerinde de kendini gösterse de, kadınların bu duruma itirazları bilinç yükseltme ve dayanışma yoluyla kırılmaktadır. Kaldı ki, feminizm ve feminist sanatçılar tam da bu noktada toplumsal belleğe ve anlayışa karşı güçlü bir itiraz geliştirmişlerdir. Feministler, unutulmuş kadınları ve temsil edilmemiş nice sanatçıyı bulup görünür kılma gayesi taşırlar; kadın bedenine dair tartışmaları da sanat üzerinden pekiştirirler. Kadının kendini var etmesinin vazgeçilmez koşullarından biri sanattır. Çünkü kadının kendi olma mücadelesi, kendi bedenini temsil etme, tanıma, sahiplenme ve özgün biçimlerde ifade etme gerekliliğini içerir. Cinsiyetlendirilmiş iktidar ve toplum anlayışı içinde bunun mümkün olup olmadığı tartışılmaya devam etmektedir. Ancak cinsiyet ayrımı ortadan kaldırılmadıkça kadının özgürleşmesi ve üretebilmesi, sanatçının özgürlüğü ve özgünlüğüne dair tartışmaları derinleştirmeye devam edecektir.

Laetitia Ky, Medusa’nın Bakışı (2022) (Artsy, 2023)
Laetitia Ky, Medusa’nın Bakışı (2022) adlı eserin yaratıcısı olan, Fildişi Sahili’nde yaşayan bir sanatçı ve aktivisttir. Ky’nin çalışmaları, beyaz Batılı erkekler tarafından sömürülen Afrika’nın güzelliğinden ve sömürge öncesi dönemde Afrikalı kadınların saç stillerinden ilham alarak kendi bedenini dönüştürür. Saçlarını bir ifade aracına dönüştüren sanatçı, içinde bulunduğu toplumun eril yapısına meydan okumaktadır. Sanatçı, Medusa’nın Bakışı adlı eserini şu ifadelerle açıklar: “Dünyanın tecavüzcülerden ziyade tecavüz mağdurlarını nasıl cezalandırdığının güzel bir metaforudur.” Fotoğrafta, sanatçının saçları yılanlara dönüştürülerek Medusa figürü kendi bedenine taşınmıştır. Burada bir şifa yoktur; kadının kendi bedeni üzerine söylediği bir söz, mağduriyetten direnişe evrilen bir anlatıya dönüşmüştür.
Feminist Sanat ve Mitlerin Eleştirisi
Feminist sanatçılar, kadını temsil eden anaçlık, duygusallık, sezgisellik ve standart ideal güzellik anlayışını reddederek, kadından çok kadın bedenine yönelik kültürel söylemler karşısında kendi sanatlarını üretmişlerdir. Kadını şefkatli ve çaresiz olarak nitelendiren erkek bakışının tam karşısında duran feminist sanatçılar, kadının artık kendi hakkında söz söylemesi gerektiğini vurgulamaktadır. Erkeğin gözünde seyirlik bir nesne olmanın yanı sıra annelik, esin periliği ya da baştan çıkarıcılık gibi rollerle tanımlanan kadın imgesine karşı, feministler ve feminist sanatçılar bu eril bakış açısını kırmaya çalışmaktadır. Kadını mitsel anlatılara dayanarak şifacı bir söyleme indirgemek ve onu toplumsal kodların içine hapsetmek, sanat tarihi içinde yer bulamaz. Sanat adı altında eril bir bakışın şifacı güzelleme kisvesiyle pazarlanması ise bilgi eksikliği olduğu kadar sanat pratiklerindeki yetersizliği de göstermektedir.
Kadın bedeninin temsilini ana tanrıça kültünden kurtarmak ve bedene dair oluşturulan kültürel kodların eleştirisine odaklanmak, toplumda radikal ve devrimci bir dönüşüm için elzemdir. Sanat kurumları ve müzelerde kadının yeterince ve doğru biçimde temsil edilmemesine yönelik eleştiriler ise yeni okuma ve yazımların gerekliliğini ortaya koymuştur. Erkek sanatçılar, sahip oldukları imkanlarla bir üslup geliştirip bunu kadın bedeni üzerinden ilerletirken, dönemin koşulları nedeniyle kadın sanatçılar kimlik ve üslup geliştirememiş; sanat tarihinde var olma çabaları da gölgelenmiştir. Feminist sanat tarihi, bu duruma karşı sanat tarihini yeniden ele alarak yeni bir bakış açısı ve yeni sorularla yaklaşmakta, eskinin tekrarını değil kadının mevcut sisteme ve erkeğin temsiline karşı bir tavır geliştirmesini ifade etmektedir. Temsil kavramı ise siyaset bilimi, hukuk, felsefe ve sanat gibi birçok alanda farklı anlamlarda kullanılan bir terimdir; bir şeyin yerini tutmak, simgesi olmak, belirgin özelliğini yansıtmak ya da bir sunum biçimi olarak tanımlanabilir. Başka bir deyişle temsil, toplumsal ve kültürel olarak içselleştirilebilen ve benliğin bir parçasına dönüşebilen bir araçtır. Bu nedenle temsiller politik olarak önemlidir; iktidarların kendi varlık alanlarını koruyabilmesi için de güçlü bir işlev görür. Medya kadını temsil ederken onu sınırlandıran ve kodlayan bir alan oluşturur. Kadını kamusal alanda yok saymaya çalışan mistik bir söylem içerisine yerleştiren bu eril yapıya karşı ise Mary Cassatt, kendi döneminde yaptığı Operada (1878) adlı resmiyle eleştirisini ortaya koymuştur.

Mary Cassatt, Operada (1878)
Cassatt, bu resminde sosyal hayatın en görünür kılındığı locaları farklı bir biçimde ele alır. Kompozisyonda adeta bir casus gibi etrafını izleyen ve gözetleyen bir kadın figürü vardır. Arka planda dürbünle bakan bir erkek ise kadını çekinmeden, hafif eğilerek seyretmektedir. Kadının dikkatinin başka bir noktaya yönelmiş olması, izleyen ve izlenen ilişkisini daha da belirginleştirir. Cassatt’ın bu resmi, kimi yorumlara göre Degas’nın sürekli gözetleyen karelerine bir karşılık niteliği taşır; ancak burada kadının kendinden emin duruşu ve izleyiciyle doğrudan göz teması kurmaması eseri farklı kılar. Kadının elinde sıkıca tuttuğu yelpazesi de kırılgan ve zayıf kadın tipolojisinden oldukça uzaktır. Cassatt, kamusal alanda kadınların varlığına dair yaptığı resimlerde, kadın bedeni üzerinde dolaşan bakışların yarattığı rahatsızlığa vurgu yapar. Sosyal alanlarda kadınların rahat davranamaması, onları doğal olarak evin içine kapatırken; erkeğin bakışı, kadının rızası olmaksızın doğal bir hak gibi resmedilir. Bu durum, dönemin toplumsal cinsiyet ilişkilerinde erkeğin bakışının meşrulaştırıldığını gösterir. Cassatt’ın bu eseri, izleyiciyle kadın figürü arasına koyduğu mesafe sayesinde, bakışların iktidarını sorgulayan önemli bir görsel eleştiri sunar.
Toplumda cinsiyet eşitliğinin sağlanabilmesi için öncelikli koşul, köklü bir toplumsal değişimin gerçekleşmesidir. Mevcut düzen içerisinde erkeğin sahip olduğu ayrıcalıklı konum sorgulanıp değiştirilmeden, kadının kendi varlığını ortaya koyması son derece zordur. Tarihsel süreçte dini kurumları ve siyasi iktidarı ellerinde bulunduran erkeklerin egemenliğinde kadın; günahkar, suçlu, cadı sıfatlarıyla anılmış, hatta insan olup olmadığı bile tartışmalı bir varlık olarak görülmüştür. Kadınlar ise Tanrı karşısında eşit olduklarını savunarak, “Kadının ruhu var mıdır yok mudur?” diye tartışan erkeklere karşı en temel hakikatle, “Kadın insandır” diyerek varlıklarını kanıtlama mücadelesi vermişlerdir.
Mitolojik şiddetin yeniden okunması gereklidir; Medusa ve Şahmeran’ın ataerkil mitolojilerde maruz kaldıkları şiddet ve nesneleştirme süreçleri, feminist teori ışığında çözümlenerek bu figürlerin şifacılık temsillerinin sınırları ve potansiyelleri sorgulanmalıdır. Medusa’nın tecavüz sonrası cezalandırılması, onun bedensel özerkliğinin erkek tanrılar tarafından gasp edilmesinin kanıtıdır ve aynı zamanda günümüzdeki töre cinayetlerinin tarihsel sürekliliğini göstermektedir. Kadın cinayetlerinin hem Doğu’da hem de Batı’da benzer referanslarla devam ettiği açıktır. Şahmeran’ın öldürülüp bedeninin şifa için kullanılması, kadın bedeninin araçsallaştırılmasının ve ancak erkeğin hükmünde varlık bulabilmesinin çarpıcı bir örneği olarak eleştirilmelidir. Her iki figürün de ‘şifa’ ile ilişkilendirilmesi, kadınların doğal iyileştiriciler olarak konumlandırılması ve gerçek yaşamda varlıklarının kabullenilmemesi anlamına gelir. Şifa üzerinden temsil edilen kadın, tarihsel olarak kamusal alandan dışlanmayı meşrulaştıran bir söylemin parçasıdır.
Öte yandan, şifacılık temasının evrenselleştirilmesi kültürel özgüllükleri silikleştirme riski taşır; örneğin Şahmeran’ın Kürt mitlerinde öne çıkan adalet vurgusu bu bağlamda geri plana itilmiş olur. Oysa Kürt kadınlarının uzun yıllardır sürdürdükleri mücadele biçimleri tarihsel olarak son derece önemlidir. Onların üstlendikleri aktif direniş, şifacılıktan ziyade dilleriyle ve özgünlükleriyle var olma çabasını içerir. Medusa’yı pasif bir kurbanlıktan aktif bir özneye dönüştürmek ne kadar önemliyse, Şahmeran’ı da kadın bedeni politikalarına referansla yeniden yorumlamak, miti toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı bir araca dönüştürmek aynı derecede elzemdir. Her iki karakter de erkek şiddetiyle yok edilse de, ancak direnişle yeniden doğuşa dönüşmektedir. Medusa ve Şahmeran’ın hikâyeleri, kadına yönelik şiddeti, kadının susturulmaya çalışılmasını ve kanın akıtılmasını; yani bedensel ve sembolik şiddetle mücadelenin tarihsel bir yansımasını ortaya koyar. Bu figürleri yalnızca şifacı olarak değil, aynı zamanda iktidar mekanizmalarını sorgulayan ve eleştiren direnişin simgeleri olarak okumak, feminist teori ve pratiği zenginleştirecektir. Sanatçıların ve akademisyenlerin görevi ise bu mitleri eleştirel bir bilinçle yeniden üreterek ataerkil anlatıları ters yüz etmektir.
Notlar:
1- Antmen, A. (2020). Sanat, cinsiyet, sanat tarihi ve feminist eleştiri (E. S. Antmen, Çev., 6.basım). İstanbul: İletişim Yayınları.
2- Artsy. (2023). Laetitia Ky: Medusa’s Gaze. https://www.artsy.net/artwork/laetitia-ky-medusas-gaze
3- Coşar, E. (2022). Mary Cassatt, Berthe Morisot ve Suzanne Valadon’un Eserleri Kapsamında Empresyonizm’de Kadın Temasının Ele Alınış Biçimleri [Yüksek lisans tezi, Kocaeli Üniversitesi].
4- Çiçek, M. (2018, 22 Ocak). Ucube gerçeklik. Birikim Dergisi. Retrieved from https://birikimdergisi.com/guncel/8721/ucube-gerceklik Birikim Dergisi
5- Ekmek ve Gül. (2020). Günün heykeli: Medusa’nın bir başka tasviri. Retrieved from https://ekmekvegul.net/sectiklerimiz/gunun-heykeli-medusanin-bir-baska-tasviri
6- Judy Chicago. (2025, Eylül 25). The Dinner Party. Judy Chicago Art. Retrieved from
https://judychicago.com/gallery/the-dinner-party/dp-artwork/
7- Nochlin, L. (2020). Kadınlar, sanat ve iktidar (S. Evren, Çev.). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

info@firezz.com
Yorumlar (1)
Evrim Coşar hocam Medusa ve Şahmeran mitleri üzerinden kadın bedeni ve sanat ilişkisini mükemmel eleştirerek sanattaki ataerkil bakış açısının tarih boyunca ve günümüzde de hala devam ettiğini ortaya koymuş. Eline emeğine yüreğine sağlık.