Walid Siti’nin kırk yıllık üretimini bir araya getiren Artist’s Room: Walid Siti, 20 Eylül 2026’da Dubai’deki Jameel Arts Centre’da açıldı. Ama sergi, ilk bakışta vaat ettiği şeyi –bir sanatçının yarım asra yakın kariyerinin özetini– aslında sunmuyor. Kronoloji burada bir düzenleme ilkesi değil, tersine kırılmaya açılan bir zemin gibi ilerliyor. 1980’lerde, sürgünde üretilmiş War Series (Savaş Serisi) ile sergi için özel olarak sipariş edilen yeni heykel Into the Mountains (Dağların İçine) yan yana geldiğinde, ortaya çıkan şey bir “önce ve sonra” anlatısı değil, kırk yıl arayla aynı soruya verilmiş iki farklı cevabın çarpışmasıdır: Bir coğrafya, insan ondan koparıldığında, hafızada hangi biçimi alarak hayatta kalır?

Into the Mountains, 2026, Polystyrene and acrylic, 365 × 700 x 100 cm, © Galeri ve sanatçının izniyle.
Siti’nin tüm pratiğinin döndüğü nokta burasıdır ve bu soruya verdiği yanıt “dağdır”; ama dağ burada bir imge değil, bir çalışma ilkesidir. Dağ, bakılan değil düşünülen bir şeydir. Siti’nin işlerinde dağ, seyredilen bir manzara olmaktan ısrarla kaçar. Sanatçı onu zaman zaman politik ve dinsel bir konu olarak ele alır. Dağ imgesini; saray, garnizon, kule, minare, ziggurat ve Babil Kulesi gibi yükselme fikrine bağlı yapılarla yan yana getirerek farklı tarihsel dönemleri aynı görsel düzlemde buluşturur. Bu tarihsel katmanların bir aradalığı, anakronik bir görsel kurgu aracılığıyla dağ imgesinin anlamını zamansal sınırların ötesine taşır. Bazen de tersini yapar; dağın kendisini günümüzün mimari nesnesine indirger ve onu maket, şema ve model aracılığıyla yeniden inşa eder. Bu çift yönlü hareket önemlidir, çünkü doğal olanla inşa edilmiş olan arasındaki sınırı aşındırmakla kalmaz; dağı, üzerine bakılan bir “dışarı”dan çıkarıp üzerinde düşünülen, ölçülen, yeniden kurulan bir nesneye dönüştürür. Dağ, Siti’nin elinde artık coğrafyanın kendisi değil, coğrafyanın işlenme biçimidir. Bu nedenle Siti’de coğrafya, yapayalnız temsil edilen bir alana indirgenemez; belleğin üretildiği ve yeniden düzenlendiği bir mekansal ilişkiler bütünüdür. Dağın makete, haritanın şemaya, mimari formun bir hafıza taşıyıcısına dönüşmesi, mekan ile hatırlama arasındaki ilişkinin tek yönlü olmadığını gösterir. İnsan, doğası gereği sadece bir mekanı hatırlamaz; hatırlama eylemi sırasında mekanı da yeniden kurar.

Cased Memory, 2026, Plaster, wood, glass and aliminium, 300 x 100 x 100 cm, © Galeri ve sanatçının izniyle.
Bu, sanatçının doğduğu Duhok ve büyüdüğü Kürdistan bağlamında masum bir estetik tercih olmaktan çıkar. Çünkü orada dağ zaten yüklü bir imgedir. Kürt siyasal tahayyülünün ve kolektif hafızasının en dolaysız simgelerinden biridir. Tam da bu yükün ağırlığı yüzünden Siti’nin stratejisi dikkat çekicidir. Dağı doğrudan bir kimlik işareti olarak sunmak yerine, onu bir inşa sürecine, bir mühendislik problemine dönüştürerek imgenin kendiliğinden okunabilirliğini erteler. Ve bu erteleme, tam da izleyicinin dağı anlamaya geçmeden önce onunla nasıl bir ilişki kurduğunu sorgulamasını zorunlu kılar. Dağ burada bir sembol olarak verilmez; bir yapılma hali olarak sergilenir. Siti’nin asıl hamlesi, dağın taşıdığı politik anlamı ortadan kaldırmak değil, bu anlamın nasıl üretildiğini görünür hale getirmektir. Dağ, hazır bir kimlik simgesi olarak sunulmadığında, onun etrafında biriken tarih, şiddet, aidiyet ve hafıza ilişkileri de yeniden düşünülmeye açılır. Dolayısıyla coğrafya, kimliğin doğal bir kanıtı olmaktan çıkar; kimliğin, belleğin ve aidiyetin üzerinde sürekli yeniden kurulduğu bir alana dönüşür. Sorulması gereken soru bu yüzden şudur: Coğrafya yalnızca üzerinde yaşanan bir zemin midir, yoksa belleğin kendini inşa ederken kullandığı bir yapı mıdır? Siti’nin işleri, ikinci olasılığın tarafında durur.
Sürgün: Bitmeyen, Yalnızca Biçim Değiştiren Bir Olay
Bu sorunun sergideki en çıplak karşılığı War Series’dir. Sanatçının İran-Irak Savaşı sırasında sürgünde ürettiği bu çizim ve gravür dizisi, Jameel Arts Centre tarafından ilk kez toplu biçimde bir araya getirildi ve kırk yıl sonra, ilk kez bir bütün olarak sergileniyor. Bu gecikmenin kendisi anlamlıdır. Çünkü seri yeni heykel Into the Mountains ile yan yana sergilendiğinde, geçmiş sadece bir arşiv malzemesi olarak durmuyor; bugünün bakışıyla yeniden etkinleştiriliyor. Sürgün burada bir biyografik veri, tamamlanmış bir olay olarak kalmıyor; mekansal bir problem olarak sürüyor. Sürgünü bir yerden başka bir yere hareket olarak düşünmek, onun zamansal boyutunu gözden kaçırır. Sürgün, geride bırakılan yer ile bulunulan yer arasındaki mesafenin zihinsel ve maddi olarak sürekli yeniden üretilmesidir.

War Series, Sergi görünümü, © Galeri ve sanatçının izniyle.
Bu anlamda Siti’nin pratiğinde sürgün, geçmişte yaşanmış bir olaydan ziyade, bugünü biçimlendirmeye devam eden bir mekansal durumdur. Kişi bir yerden ayrılmakla sürgünü bitirmez; zira geride bıraktığı yer, zihninde bitmeden, sürekli farklı biçimlerde yeniden kurulmaya devam eder. Siti’nin dağları, haritaları, maketleri bu yüzden yalnız başına bir coğrafyanın temsili değildir; yerinden edilmiş bir belleğin kendine mekan üretme çabasının ta kendisidir. Maket, bu bakışla, küçültülmüş bir mimari model olmaktan çıkar ve kaybedilenin yeniden kurulmasının aracına dönüşür, ama hiçbir zaman tamamlanmayan ve hep eksik kalan bir yeniden kuruluşun aracına evrilir.

Into the Mountains, 2026, Polystyrene and acrylic, 365 × 700 x 100 cm, Detail, © Galeri ve sanatçının izniyle.
Into the Mountains: Sığınmanın ve Tanıklığın Siyaseti
Serginin merkezindeki yeni heykel Into the Mountains, sanatçının farklı dönemlerini birbirine bağlayan bir eşik işlevi görüyor. Sergi bağlamında eser, Kürdistan’ın ve Kürt halkının çalkantılı tarihine dönen, Siti’nin on yıllara yayılan pratiğiyle doğrudan ilişki kuran bir çalışma olarak konumlanıyor. Başlığın kendisi bile bir yön belirtir: dağa doğru, dağın içine doğru. Kürt siyasal hafızasında dağ sadece bir coğrafya değil, esas itibariyle sığınılan, çekilinen, hayatta kalınan bir yerdir ve resmi tarihin göremediği, kayıt altına alamadığı bir alandır. Siti’nin pratiği tam da bu noktada devreye girer: resmi tarih yazımının dışında kalan deneyimlerin nasıl iz bırakabileceği sorusunu ortaya atar ve bu soruyu belge fetişizmine kapılmadan sorar. Savaş, göç, sınır, sürgün, kayıp; bu deneyimler yalnızca arşiv dosyalarında değil, nesnelerde, mimari formlarda, görüntülerde ve kişisel hafızalarda da varlığını sürdürür. Into the Mountains bu yüzden bir heykelden önce, dağa sığınmış olanın maddi bir izini çıkarma girişimidir. Bunun sanat yapıtının işlevine dair sonucu nettir: Yapıt burada geçmişi açıklamaz, geçmişin bugünde nasıl hala yaşamakta olduğunu gösterir. Aradaki fark küçük değildir; biri geçmişi kapatır, diğeri onu açık tutar.

Into the Mountains, 2026, Polystyrene and acrylic, 365 × 700 x 100 cm, © Galeri ve sanatçının izniyle.
Kürt sanatı etiketinin iki tuzağı
Siti’nin üretimini yalnızca “Kürt sanatı” başlığı altında okumak, işlerinin politik ve estetik karmaşıklığını daraltma riski taşır. Ama tam tersi de aynı ölçüde sorunludur. Sanatçının doğduğu coğrafyayı, sürgün deneyimini, Kürdistan’ın politik tarihini üretiminden çekip çıkararak yalnızca evrensel “hafıza”, “göç” ya da “kimlik” kavramları üzerinden okumak, bu kavramların üzerinde durduğu somut tarihsel zemini silikleştirir. Siti’nin pratiğinin gücü, tam olarak bu iki tuzak arasındaki dar geçitte kurulur. Kürdistan’a özgü bir tarihsel deneyim, daha geniş bir yerinden edilme, sınır ve egemenlik problemine açılır, ama bunu yaparken kendi özgüllüğünden vazgeçmez. Yerel olan evrensele genişler, fakat evrenselin içinde erimez. Buradan hareketle Siti’nin dağları yalnızca bir kimliğin sembolleri olarak okunamaz; onlar öte yandan sınırların, egemenliğin ve mekan üzerindeki iktidarın nasıl işlediğini sorgulayan politik formlardır.
Yeniden kurmanın imkansızlığı
Siti’nin sanatında en çarpıcı şey, dağın hiç durmadan yeniden kurulmasıdır. Bu ısrarlı tekrar, aslında temsilin sınırlarına dair bir soruyu örtük biçimde taşır: Bir sanatçı, geride bıraktığı coğrafyayı gerçekten yeniden kurabilir mi?

Constructing Mountain III, 2019, Clay, paper, wire mesh and straw on MDF, 30x45x45 cm, © Galeri ve sanatçının izniyle.
Siti’nin işleri bu soruya olumlu bir cevap vermez. Dağ, hiçbir zaman bütünüyle geri gelmez; maket olarak küçülür, şema olarak soyutlanır, mimari bir forma dönüşür veya belleğin içinde çarpılarak yeniden biçimlenir. Her yeniden kurma girişimi aynı zamanda bir eksiklik itirafıdır. Bu eksiklik, temsilin yetersizliğinden öte, kaybedilen coğrafyanın bellekte hiçbir zaman aynı biçimde geri getirilemeyeceğini gösterir. Ve tam da bu yüzden Siti’nin dağı bir “hatırlama nesnesi” olmanın ötesine geçer: O, hatırlamanın imkansızlığını da içinde taşıyan bir formdur. War Series ile Into the Mountainsarasındaki kırk yıllık mesafe bunu somutlaştırır. Aradan geçen zamana rağmen savaş, sürgün ve coğrafya meseleleri ortadan kalkmaz; sadece biçim değiştirerek sanatçının üretiminde yeniden ortaya çıkar. Geçmiş burada kapanmış bir dönem değil, bugünün içine sızmaya devam eden, sürekli yeniden biçimlenen ve yeniden kayda geçen bir deneyimdir.

Sergi Mekanından, © Galeri ve sanatçının izniyle.
Jameel Arts Centre’ın Artists’ Rooms programı kapsamında gerçekleşen sergi, 20 Eylül 2026 – 31 Ocak 2027 tarihleri arasında görülebilecek. Program, ağırlıklı olarak Art Jameel Koleksiyonu’ndan hareketle Batı ve Güney Asyalı sanatçıların üretimine odaklanan solo sergilerden oluşuyor. Walid Siti’nin sergisi, bu bağlamda kırk yıllık bir kariyerin özeti değildir. Yerinden edilmiş bir coğrafyanın sanat içinde nasıl yeniden üretilebileceğine ve bu yeniden üretimin neden hiçbir zaman tamamlanamayacağına dair uzun soluklu bir soruşturmadır. Siti için dağ, geride bırakılmış bir yerin görüntüsü değildir. O; belleğin taşıdığı, savaşın parçaladığı, sınırların böldüğü ve sanatın durmadan yeniden kurmaya çalıştığı bir mekandır. Belki de serginin asıl meselesi dağın kendisi değil, dağın artık salt bir coğrafya olmaktan çıkıp bir hafıza biçimine dönüşmüş olmasıdır.

Walid Siti, War Series, © Galeri ve sanatçının izniyle.
Walid Siti: 1954’te Irak Kürdistanı’nın Duhok kentinde doğdu. 1976’da Bağdat Güzel Sanatlar Enstitüsü’nden mezun oldu. Ardından sanat eğitimini sürdürmek üzere Slovenya’ya gitti ve Ljubljana Güzel Sanatlar Akademisi’nde eğitim aldı. 1982’de baskı resim alanında lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamladı. 1984’te Birleşik Krallık’a siyasi sığınma başvurusunda bulunan Siti, o tarihten bu yana Londra’da yaşamakta ve çalışmalarını burada sürdürmektedir.
Başlangıçta baskı resim üzerine yoğunlaşan sanatçı, zaman içerisinde resim, çizim, kağıt işleri, heykel, video ve yerleştirme gibi farklı ifade biçimlerine yöneldi. Üretiminin temelinde hafıza, kayıp, sürgün, göç, sınırlar, aidiyet ve kolektif kimlik gibi meseleler yer alır. Siti’nin sanatında doğduğu coğrafyanın kültürel mirası ile savaş, militarizm ve göçün dönüştürdüğü toplumsal gerçeklik sürekli olarak karşılaşır. Sanatçının pratiğinde dağlar, nehirler, kuleler ve tarihsel mimari yapılar önemli bir yer tutar. Bu imgeler sadece bir coğrafyanın temsili olarak değil, kolektif belleğin taşıyıcıları ve değişen kimliklerin maddi göstergeleri olarak ele alınır. Özellikle Kürdistan coğrafyasının dağları, Siti’nin sürgün deneyimiyle birlikte düşünüldüğünde, geride bırakılmış bir mekanın bellekte yeniden kurulmasının araçlarına dönüşür. Siti, doğal peyzajlar ve inşa edilmiş yapılar üzerinden kolektif hafıza ile bireysel deneyim arasındaki ilişkiyi araştırır.
Siti’nin erken dönem çalışmalarında savaşın ve sürgünün izleri belirgindir. 1980–1988 İran-Irak Savaşı sırasında Londra’da yaşayan sanatçı, ülkesindeki savaşın ve özellikle Halepçe Katliamı’yla sonuçlanan kimyasal saldırının haberlerini uzaktan takip ederken War Series adlı çizim ve baskı dizisini üretti. 1980’lerin ortalarına tarihlenen bu çalışmalar, savaşın yıkımını doğrudan belgelemekten ziyade, uzaktan tanıklığın yarattığı çaresizlik, korku ve kayıp duygusunu görsel bir dile dönüştürür.
Sanatçının uluslararası sergi geçmişi içinde Venedik Bienali, Sharjah Bienali, British Museum, Imperial War Museum, Martin-Gropius-Bau ve çeşitli uluslararası sanat kurumları bulunur. 2017’de Sharjah Bienali Ödülü’ne layık görülen Siti’nin eserleri The Metropolitan Museum of Art, British Museum, Imperial War Museum, Victoria and Albert Museum, Sharjah Art Foundation ve Barjeel Art Foundation gibi önemli koleksiyonlarda yer almaktadır.

info@firezz.com
Yorumlar (0)