İçeriğe geç
FIREZZ — Kurdish Contemporary Art Magazine Issue 1, Summer 2026

THE MOUNTAINS AS ARCHIVE: HANA HOZHABR POUR’UN KÜRDİSTAN’A BAKTIĞI YER

Toronto’daki A Space Gallery, Hana Hozhabr Pour’un The Mountains as Archive başlıklı sergisine 18 Eylül–14 Kasım 2026 tarihleri arasında galerinin A Space Windows adlı sergileme alanında ev sahipliği yapıyor. Küratörlüğünü galerinin Küratörlük ve Programlama Direktörü Vicky Moufawad-Paul’un üstlendiği sergi, dört pencereden oluşan mekânı resimlerin sergilendiği bir yüzey olmanın ötesine taşıyor.

THE MOUNTAINS AS ARCHIVE: HANA HOZHABR POUR’UN KÜRDİSTAN’A BAKTIĞI YER

Toronto’daki A Space Gallery, Hana Hozhabr Pour’un The Mountains as Archive başlıklı sergisine 18 Eylül–14 Kasım 2026 tarihleri arasında galerinin A Space Windows adlı sergileme alanında ev sahipliği yapıyor. Küratörlüğünü galerinin Küratörlük ve Programlama Direktörü Vicky Moufawad-Paul’un üstlendiği sergi, dört pencereden oluşan mekânı resimlerin sergilendiği bir yüzey olmanın ötesine taşıyor. Güneybatı Asya’da kendi kaderini tayin, karşı-arşivler ve egemen tarih anlatılarının dışında bırakılan deneyimler üzerine çalışan Moufawad-Paul, serginin kavramsal çerçevesini Kürdistan coğrafyası, kolektif hafıza ve yazılı arşivlerin sınırları arasındaki ilişki üzerinden kuruyor. Hozhabr Pour, üst üste yerleştirilmiş tuval katmanları, örtülen ve yeniden beliren formlar aracılığıyla görünürlük ile kaybolma arasındaki ilişkiyi araştırıyor. Serginin metninde Kürdistan dağları, “hiç kaydedilmemiş veya yazılı arşivlerden silinmiş şarkılar, sesler ve tarihler için birer depo” olarak tanımlanıyor. Dağlar ve ağaçlar, kuşaklar boyunca aktarılan tanıklıkların, hareketlerin, algıların ve anıların yazılı kayıtların dışında varlığını sürdürebildiği mekânlar olarak ele alınıyor. Bu yaklaşım, direniş deneyimlerini taşıyan bir “yaşayan arşiv” olarak düşünülmesiyle genişliyor. Böylece sergi, hafızanın yalnızca belgelerde değil, bedenlerde, coğrafyada ve resmin maddi katmanlarında nasıl varlığını sürdürdüğünü araştırıyor.


Hana Hozhabr Pour, The Mountains As Archive, found canvases, acrylic sheets, sewn canvas, acrylic and oil paint, 2026. Image courtesy of A Space Gallery, Toronto.

Hana Hozhabr Pour’un, Vicky Moufawad-Paul küratörlüğünde Toronto’daki A Space Gallery’de gerçekleşen The Mountains as Archive başlıklı sergisi, hafıza, coğrafya ve insanın görme biçimleri arasındaki ilişkiyi galerinin mimari yapısıyla bütünleşen bir yerleştirme üzerinden ele alıyor. Karşı-arşivler ve egemen tarih anlatılarının dışında bırakılan deneyimler üzerine çalışan Moufawad-Paul’un küratöryel yaklaşımı, serginin mekânsal düzeninde de karşılık buluyor. Galerinin dört pencereden oluşan A Space Windows alanına yayılan yerleştirme, pencere çerçevelerini, duvar yüzeylerini ve dışarıyla kurulan görsel ilişkiyi kompozisyonun bileşenlerine dönüştürüyor. İzleyici, işi tek bir noktadan ve kesintisiz bir görüntü olarak algılamak yerine, farklı pencerelerde görünen parçalar arasında ilişki kurarak deneyimliyor. Böylece içerisiyle dışarısı, sergilenen yüzeyle gündelik yaşam ve görünür olanla örtülü kalan arasındaki sınırlar yeniden düzenleniyor. Kürdistan dağlarını yazılı arşivlerin dışında kalan şarkıların, seslerin ve tarihlerin taşıyıcısı olarak ele alan sergi, arşiv fikrini resmin maddi yapısı ve sergileme mekânı üzerinden araştırıyor.

Farklı boyutlardaki tuvallerin üst üste yerleştirilmesiyle duvar boyunca yükselen bir dağ biçimi oluşuyor. Ancak bu biçim, tanınabilir bir dağ görüntüsüne ya da belirli bir doğa olayının temsiline dayanmıyor. Dağ, tuval parçalarının birikmesi, yüzeylerin üst üste gelmesi, renklerin birbirine yaklaşması ve aralarında açılan boşlukların oluşturduğu ilişkiler aracılığıyla görünürlük kazanıyor. Ortaya çıkan yapı, doğadaki bir dağın minyatürü ya da manzara resmi değil; farklı malzemelerin, renklerin ve yüzeylerin bir araya gelmesiyle kurulan plastik bir dağ. Hozhabr Pour’un müdahalesi, dağın dış hatlarını resmetmekten çok, onun hangi koşullarda biçim kazanıp görülebileceğini araştırıyor. Dağ imgesi, bu nedenle önceden belirlenmiş bir kontur içinde tamamlanmıyor; tuvallerin fiziksel yerleşimi ve izleyicinin bakışıyla birlikte kuruluyor. Dağın biçimiyle insanın görme koşulları arasındaki ilişki, işin temel meselelerinden birini oluşturuyor: Karşımızdaki görüntü, yalnızca göz önünde duran bir nesne değil, farklı parçalar arasında ilişki kurarak bütün hâline getirdiğimiz bir biçim.


Hana Hozhabr Pour, The Mountains As Archive, found canvases, acrylic sheets, sewn canvas, acrylic and oil paint, 2026. Image courtesy of A Space Gallery, Toronto.

Bu noktada A Space Windows’ın dört penceresi, yerleştirmenin mekânsal düzeninin ötesinde tarihsel ve siyasal bir çağrışım da kazanıyor. Dört pencere, Kürdistan’ın dört parçaya bölünmüş coğrafyası ve bu bölünmenin Kürtlerin toplumsal yaşamında yarattığı farklı koşullar üzerinden okunabilir. Bu ilişki, her pencereyi belirli bir parçanın doğrudan karşılığı olarak sabitlemekten çok, ortak bir dağ imgesinin bölünmüş bir coğrafyada nasıl farklı anlamlar kazanabileceğini düşünmeye açılıyor. Kürtlerin farklı siyasal sınırlar altında yaşadığı deneyimler, dağların imgesel görünürlüğünü de biçimlendiriyor. Dağ, kimi tarihsel koşullarda ateşin ve yıkımın izlerini taşıyan bir mekân olarak belirirken kimi koşullarda yaşamın, direnişin ve yeniden var olma ihtimalinin alanına dönüşüyor. Hozhabr Pour’un dağları tuvallerin birikimiyle kurması, bu farklı deneyimleri tek bir manzara ya da değişmez bir simge altında toplamıyor. Dağın imgesi, parçalanma ile bir araya gelme, örtülme ile görünür olma arasındaki gerilim içinde biçimleniyor. Dört pencerenin oluşturduğu düzen de bu gerilimi hem mekânsal hem imgesel düzeyde düşünmek için bir alan açıyor.

Renkler, dağın görünürlük koşullarını kuran temel unsurlar arasında yer alıyor. Sarı, kırmızı ve mavi, farklı yüzeylerde ayrı ayrı belirirken birbirleriyle kurdukları ilişkiler üzerinden yeni renk olasılıkları yaratıyor; siyah da bu düzen içinde diğer renklerle ilişkisi üzerinden anlam kazanıyor. Renkler, dağın yüzeyine eklenmiş betimleyici ayrıntılar olarak çalışmıyor. Herhangi bir ağacı, kayayı ya da belirli bir ışık olayını tanımlamaktan çok, parçaların birbirine yaklaşmasını, ayrılmasını ve üst üste gelmesini sağlayan görsel ilişkileri kuruyor. Böylece dağ, tanıdık bir doğal görünümün renklerle yeniden üretilmesi yerine, renklerin dağılımı ve karşılaşması aracılığıyla oluşuyor. Sarı, kırmızı ve mavinin farklı yoğunluklarda bir araya gelmesi dört mevsimin zamansal döngüsünü de çağrıştırabilir. Bu okumada mevsimler, ayrı ayrı manzaralarla temsil edilmez; renklerin değişimi, karışımı ve birbirinden ayrılması üzerinden düşünülebilecek bir zaman duygusuna dönüşür. Dağın biçimi de bu nedenle sabit kalmaz: Renklerin ve yüzeylerin ilişkisi, onun nasıl algılanacağını sürekli yeniden düzenler.


Hana Hozhabr Pour, The Mountains As Archive, found canvases, acrylic sheets, sewn canvas, acrylic and oil paint, 2026. Image courtesy of A Space Gallery, Toronto.

Tuvallerin fiziksel varlığı, bu renk ilişkilerini mekâna taşıyor. Kanvaslar yalnızca görüntünün üzerine işlendiği düz zeminler olarak kalmıyor; boyutları, dokuları, ağırlıkları ve birbirlerine göre konumlarıyla yerleştirmenin hacmini oluşturuyor. Üst üste gelen yüzeyler arasında kalan boşluklar, dağın siluetini kesintiye uğratırken aynı zamanda biçimin oluşumuna katılıyor. Parçalar kusursuz ve kesintisiz bir bütün içinde birleşmiyor; dağ, farklı yüzeylerin yan yana gelmesi ve üst üste binmesiyle yükseliyor. Bu nedenle işin kolaj niteliği, yalnızca renk ve biçimlerin resim yüzeyindeki düzenlenişinden kaynaklanmıyor. Kolaj mantığı, tuvalin maddi varlığına ve mekândaki yerleşimine de yayılıyor. Dağ, tek bir yüzeyde temsil edilen görüntü olmaktan çıkarak parçaların fiziksel birlikteliğiyle meydana gelen bir yapıya dönüşüyor.

Pencere çerçeveleri bu yapının nasıl algılandığını belirliyor. Her pencere yerleştirmenin bir bölümünü görünür kılarken kompozisyonun bütünüyle ilişkisini de sınırlandırıyor. İzleyici, farklı pencerelerde görünen parçaları zihninde bir araya getirerek dağ biçimini kuruyor; dışarıdaki ışık ve gündelik yaşam da sergileme alanının algısal koşullarına dâhil oluyor. Bu düzenlemede mekân, eserin sergilendiği nötr bir çevre olarak kalmıyor. Pencereler, duvar, ışık, boşluk ve dış mekân, dağın görünürlük kazanma sürecinin parçaları hâline geliyor. Hozhabr Pour’un çalışması böylece resim ile yerleştirme arasındaki sınırı da geçirgenleştiriyor: Dağ, yalnızca boyalı yüzeylerde değil, bu yüzeylerin mimari çevreyle kurduğu ilişkide ortaya çıkıyor.


Hana Hozhabr Pour, The Mountains As Archive, found canvases, acrylic sheets, sewn canvas, acrylic and oil paint, 2026. Image courtesy of A Space Gallery, Toronto.

The Mountains as Archive başlığı, bu biçimsel araştırmayı hafıza ve tarih meselesine bağlıyor. Serginin kavramsal metni, dağları “hiç kaydedilmemiş veya yazılı arşivlerden silinmiş şarkılar, sesler ve tarihler” için birer depo olarak tanımlıyor. Ağaçlar ve dağlar, tanıklıkların, hareketlerin, algıların ve anıların kuşaklar boyunca yazılı kayıtların dışında varlığını sürdürebildiği mekânlar olarak ele alınıyor. Bu yaklaşımda dağ, geçmişin izlerini üzerinde taşıyan edilgen bir doğal oluşumdan daha fazlası. Yazıya geçirilmemiş ya da egemen tarih anlatılarının dışında bırakılmış deneyimlerin aktarılma koşullarını düşünmeye açan bir imge. Hozhabr Pour’un tuval parçalarını üst üste getirerek oluşturduğu plastik yapı da arşivin nasıl düşünülebileceğine dair biçimsel bir karşılık sunuyor. Parçalar bir araya geliyor, ancak eksiksiz ve kesintisiz bir yüzey oluşturmuyor; aralarındaki boşluklar ve ayrımlar yapının parçası olarak kalıyor. Bütünlük, farklı izlerin birbirine indirgenmeden yan yana durabilmesiyle kuruluyor.

Bu bağlamda dağın arşive dönüşmesi, yalnızca tarihsel deneyimlerin bir coğrafyaya yüklenmesiyle açıklanamaz. Sergi, aynı zamanda bir imgenin nasıl kurulduğunu, ne zaman görünür hâle geldiğini ve hangi koşullarda algılanabildiğini sorguluyor. Dört pencereye yayılan tuvaller, renklerin birbirine dönüşmesi ve yüzeylerin fiziksel olarak üst üste gelmesi, hafızayı tek bir görüntüye sığdırmak yerine farklı parçalar arasında oluşan bir ilişki olarak düşünmeyi mümkün kılıyor. Kürdistan’ın bölünmüş coğrafyası üzerinden geliştirilen okuma da burada anlam kazanıyor: Dağ imgesi, farklı toplumsal ve siyasal koşulların izlerini taşıyabilir; ateşin, yıkımın, direnişin ve ışığın mekânı olarak farklı biçimlerde görünürlük kazanabilir. Hozhabr Pour’un özgün yaklaşımı, bu anlamları doğrudan betimlemek yerine, dağın imgesini tuval, renk, mimari ve bakış arasındaki ilişkilerden hareketle kurmasında yatıyor. Dağ, böylece hem hatırlanan hem de her bakışta yeniden biçimlenen bir arşive dönüşüyor.


Hana Hozhabr Pour, The Mountains As Archive, found canvases, acrylic sheets, sewn canvas, acrylic and oil paint, 2026. Image courtesy of A Space Gallery, Toronto.

Bu yaklaşım sanatçının Against Forgetting (2022) ve Resisting Forced Isolation (2025) gibi önceki çalışmalarında da izlenebilir. Özellikle Resisting Forced Isolation çalışmasında, Rojhilat Kürdistan’ın Sîne kentindeki Awyer Dağı’nda yer alan Tagha Dar, yani “Yalnız Ağaç”, sanatçının hafıza ve coğrafya arasındaki ilişkiyi kurduğu önemli imgelerden biridir. Ağaç burada yalnız başına doğal bir unsur olarak ele alınmaz. Bulunduğu coğrafyanın tanığı haline gelir. Dağın üzerinde tek başına duran bu ağaç, insan yaşamının, kayıpların, ekolojik değişimin ve hatırlamanın izlerini taşıyan bir figür olarak karşımıza çıkar.

The Mountains as Archive bu düşünceyi daha geniş bir coğrafyaya taşır. Kürdistan dağları, tarihsel olayların arka planında duran bir dekor olmaktan çıkar. İnsanların deneyimlerinin, seslerinin ve hafızalarının içinde biriktiği bir mekan olarak ele alınır. Dolayısıyla sanatçı, Kürt tarihini sadece yazılı belgeler üzerinden düşünmek yerine beden, manzara, ses ve maddi yüzey üzerinden başka bir okuma alanı açar.


Hana Hozhabr Pour, The Mountains As Archive, found canvases, acrylic sheets, sewn canvas, acrylic and oil paint, 2026. Image courtesy of A Space Gallery, Toronto.

Sanatçının bedenle kurduğu ilişki de bu düşünceyi tamamlar. Hozhabr Pour, kadın bedenini “yaşayan arşiv” olarak ele alır. Doğum, emek, bakım, kayıp, hareket ve direniş gibi deneyimler beden üzerinden taşınır. Böylece beden bir temsil nesnesi olmaktan çıkar; tarihin ve hafızanın kaydedildiği, değiştiği ve aktarıldığı bir alan haline gelir. Dağ ile beden arasında kurulan ilişki de burada önem kazanır. Dağ nasıl yazıya geçirilmemiş deneyimlerin izlerini taşıyorsa, beden de kişisel ve kolektif hafızanın izlerini taşır.

Serginin Kürt deneyimine açılan önemli noktalarından biri “Jin, Jiyan, Azadî” sloganıdır. Galerinin sergi metninde sloganın Kürt kadınlarının direnişiyle ilişkisi vurgulanıyor. Hozhabr Pour’un önceki çalışmalarında da bu slogan ve 2022’de Jina Mahsa Amini’nin ölümünün ardından gelişen protestolar önemli bir yer tutuyor. Sanatçı burada sadece bir politik olayın görsel kaydını üretmekle ilgilenmiyor. Hafızanın nasıl taşındığı, hangi tarihlerin görünür kaldığı ve hangilerinin silinme riskiyle karşı karşıya olduğu üzerine çalışıyor.


Hana Hozhabr Pour, The Mountains As Archive, found canvases, acrylic sheets, sewn canvas, acrylic and oil paint, 2026. Image courtesy of A Space Gallery, Toronto.

Burada arşiv kavramının kendisi de yeniden düşünülür. Bir deneyimin belgeye dönüşmemesi onun hafızadan silindiği anlamına gelir mi? Yazılı tarihin dışında kalan bir ses nerede saklanır? Bir coğrafya, üzerinde yaşayan insanların geçmişini taşıyabilir mi? Hozhabr Pour’un sergisi bu sorulara hazır cevaplar vermek yerine onları resmin yüzeyine taşır.

Sanatçının resimlerinde geçmiş, tamamlanmış bir tarih olarak karşımıza çıkmaz. Katmanların arasında kalan, kimi zaman görünmeyen, kimi zaman yüzeye çıkan bir iz olarak varlığını sürdürür. Bu nedenle sergide dağ imgesi ile resmin yüzeyi arasında güçlü bir benzerlik kurulur. Dağın taşıdığı izler nasıl bütünüyle görünür değilse, resmin altında kalan katmanlar da kendilerini tamamen açığa çıkarmaz. Her iki durumda da hafıza, eksik ve parçalı bir yapı içinde var olur.


Hana Hozhabr Pour, The Mountains As Archive, found canvases, acrylic sheets, sewn canvas, acrylic and oil paint, 2026. Image courtesy of A Space Gallery, Toronto.

Hozhabr Pour’un sergisi bundan dolayı yalnızca Kürdistan dağlarına ilişkin bir resim sergisi olarak okunamaz. Sergi, coğrafyanın hafızayla kurduğu ilişkiyi ve tarihin hangi araçlarla kaydedildiğini sorguluyor. Yazılı arşivlerin dışında kalan deneyimleri beden, doğa ve sanat üzerinden yeniden düşünmeye yöneliyor. Dağ burada geçmişi saklayan sessiz bir mekanla sınırlı kalmıyor; tam tersine hafızanın devam ettiği, aktarıldığı ve yeniden kurulduğu canlı bir arşiv olarak karşımıza çıkıyor.

The Mountains as Archive, 14 Kasım 2026’ya kadar Toronto’daki A Space Gallery’nin Windows mekanında ziyaret edilebilir. Sergi, Hana Hozhabr Pour’un resim pratiğinde coğrafya ve hafıza arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu görmek için önemli bir durak oluşturuyor. Kürdistan dağlarını temsil edilen bir manzara olmaktan çıkarıp hafızanın taşıyıcısı haline getiren sanatçı, resmin yüzeyinde görünür olanla altında kalan arasındaki ilişki üzerinden başka bir tarih okumasının imkanlarını araştırıyor.


info@firezz.com 

Yorumlar

00

Yorum Yaz